Yaz Kampı’ndan Notlar: CentOS’ta Kullanıcı ve Grup İşlemleri

Yeni bir kullanıcıyı sisteme eklemek için;

useradd kullaniciadi 

Yeni oluşturduğumuz kullanıcıya parola tanımlamak için hemen altındaki komutta;

passwd parolakismi

Mevcut bir kullanıcıyı bir gruba eklemek için; 

usermod -a -G Grup İsmi Kullanıcı Adı

Gruptan kullanıcı silmek için;

gpasswd -d Grup Adı Kullanıcı Adı
Okumaya devam et “Yaz Kampı’ndan Notlar: CentOS’ta Kullanıcı ve Grup İşlemleri”

Yaz Kampı’ndan Notlar: CentOS’ta Temel Komutlar ve İşlemler

Linux’ta Dosya Hiyerarşi Örneği:

 – bin

 —- opt

——- home/fapercin/

Linux’taki önemli komutlar

  • sudo su : root olarak erişimi sağlar.
  • cd : directory değiştirme
  • cd .. : bir üst directory’e çıkmaya yarar
  • pwd (point which directory): nerede olduğunu göstermek.
  • ls : directory’nin içeriğini gösterme

Okumaya devam et “Yaz Kampı’ndan Notlar: CentOS’ta Temel Komutlar ve İşlemler”

VERTEX Vaka Analizi Yarışması’nda Birinciyiz!

Hacettepe GİYAT’ın düzenlediği Case Study & Entrepreneurship Vertex Vaka Analizi yarışmasına Olympus Mons takımı olarak katıldık.

Ön eleme vakasını çözüp, 18 Mayıs’ta Via Flat Towers‘da düzenlenen final yarışmasına kaldık.

Birinci olduk ve Olympus Mons takımı olarak Koç Üniversitesi CEMS MIM Programı‘nı kazandık. Okumaya devam et “VERTEX Vaka Analizi Yarışması’nda Birinciyiz!”

Terapi olarak maça gitmek

Psikolog veya doktor değilim, bu bir tıbbi bir yazı değil. O yüzden “önerilerimi” ciddiye almayınız. 🙂

Bugün küçük kuzenimle birlikte TFF 1.Lig’de şampiyonluğa oynayan memleketimin takımı Denizlispor’un maçına gittim. Bilet almak, passolig uygulaması sağ olsun çok zor ve çok pahalı bir süreç oldu ama sonunda uğraşıp alabildik.

Futbolu genel olarak ele aldığımda, Dünya genelinde bu sektöre harcanan parayı, emeği ve etrafında dönen kirli işleri düşündüğümde, yeşil sahalara yapılan tüm o yatırım ve emek; akıl, bilim ve eğitime yönelik harcansa neler neler yapılırdı diye düşünmeden edemiyorum. Ancak maalesef ki Dünya’nın düzeni böyle.

Futbolu ve futbol izlemeyi boş zamanı değerlendirebileceğiniz eğlenceli ve rahatlatıcı bir eylem olarak düşündüğünüz de ise her şey bir anda güzelleşiyor. Gün sonunda geriye baktığınızda yüzünüzü güldürecek hoş bir anı olarak kalıyor. Öyle de kalmalı. Değiştiremeyeceğimiz şeyleri dert etmeye gerek yok.

Yazının başlığına gelecek olursak… “Terapi”. Biraz cesur bir başlık oldu, evet.

Maç izlerken agnostik davranmak olmaz. Maç izlemenin ruhuna aykırı. İllaki bir takımı tutmalı ve takımınızı her türlü savunmalısınız. 🙂 İşte bunu yaparken, hakemi etkileme çabası ile birlikte etrafınızdaki tüm herkesin ateşli tezahüratları sizi de etkiliyor. İlk 11’in hiçbirini tanımadığınız ama memleket takımı olduğu için savunduğunuz takım kaleye yaklaştığı anda “Yürü! Vur ulan!” demeye ve tabii ki de biraz daha sert söylemlere başvurabiliyorsunuz. Derken… bakmışsınız 30 dakika içinde hayatınızdaki tüm diğer dertleri unutmuş ve hakemin yanlış kararlarına, ceza yedirmeyecek ama sizi de rahatlatacak düzeyde sövüyorsunuz. Kendinizi kaptırdıkça daha fazla bağırıyorsunuz, tezahüratlara daha fazla uyum sağlamaya başlıyorsunuz.

Yani, derdiniz tasanız varsa maça gidin. Diğer alternatiflere kıyasla oldukça zararsız. Tabii öncelikle Passolig almanız, hiç kullanmadığınız kredi kartı özelliğine yıllık ödeme yapmanız falan gerekiyor ama ona söverken de ayrı rahatlıyorsunuz.

Facebook’un İnterneti Yutması ve Benim Blog Açmam

“İnternet”.

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, tamamen bilgisayar ile doğan çocuklara bu kelimeyi söylediğiniz zaman ne demeye çalıştığınızı pek anlamıyorlar.

Aynı durum Facebook’un telefon şirketleriyle yaptığı anlaşmalar sonucu platformlarına bedava erişim sağladığı ülkelerde de geçerli.

Endonezya, Filipinler ve Tayland’da internet kullanıcılarının önemli bir bölümü Facebook ve ürünlerini kullanırken interneti kullandıklarından bihaberler.

Sanki telefonumuzdaki uygulamalar internette değilmiş de, bambaşka bir dünya aracılığıyla bağlantı kuruyormuş gibi. Hele bir de bu uygulamaların sürekli büyük şirketler tarafından satın alındığını düşündüğünüzde…

Facebook, Google ve Microsoft gibi devasa şirketler küçükleri yuta yuta daha distopik bir bilimkurgu filmindeki korkunç güce sahip şirketlere evriliyorlar.

Biz kullanıcılar da Instagram’ın, Twitter’ın, Youtube’un kapalı ve bizi orada tutmak için ayarlanmış algoritmalarına yenik düşüp internet denilen mecranın yalnızca küçük bir bölümünü görüyoruz. Oysa milyonlarca site var…

Doğrusunu söylemek gerekirse bu mevzuyu özellikle kendi blogumu açınca fark ettim. Instagram, Twitter ve Youtube’daki takipçilerinize “hey bakın, benim böyle bir sitem var” dediğinizde bir sonraki story’e veya videoya geçmeyi tercih ediyorlar.

2019 yılında blog yazmak diye bir şey mi kalmış artık? 🙂